H etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
H etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HAARP

High Frequency Active Auroral Research Program – Yüksek Frekanslı Aktif Auroral Araştırma Programı. HAARP, ABD tarafından iyonesferdeki süreçlerin “iletişim ve gözetim” teknolojilerinin performansı üzerindeki olası etkileri anlamak, simüle etmek ve kontrol etmek üzere başlatılmış bir programdır. Fikir, Sırp asıllı Amerikan bilimadamı Nikola Tesla’ya aittir. ABD Hava Kuvvetleri ve Donanması ile Alaska Üniversitesi tarafından desteklenmektedir. Bunun dışında 13 üniversite daha, çeşitli şekillerde projede rol almaktadır. Merkezi Alaska’da olan ve 1993 yılında başlayan projenin öngörülen ömrü yirmi yıldır.

HAARP araştırma merkezinde yüksek frekansta radyo sinyali yayımlayabilen toplam 48 adet anten bulunmaktadır. Projenin bir sonraki adımı olarak 180 antenden kurulu bir sistem inşa edilmiş, ama ileticiler henüz bitirilmemiştir.

Iyonesfer Araştırma Aracı (IRI- Ionospheric Research Instrument) HAARP’ın başlıca araştırma aracıdır. Yüksek frekanslı ileticilerle iyonosferin yapısı geçici olarak değiştirilmektedir. Daha sonra bu değiştirilmiş alan üzerine yapılan araştırmalarla doğal iyonosfer süreçleri hakkında bilgi edinilmesi amaçlanmaktadır.

İyonosfer deneyleri sırasında iletici sistemi ile üretilen sinyal, anten dizisine gönderilmekte ve yukarı yönlü yansıtılmaktadır. Bu sinyal, frekansının yüksekliğine göre yerden 100-350 km arasında bir yükseklikte emilmekte ve kalınlığı birkaç yüz metreyi, çapı ise 30-40 kilometreyi bulan bir disk oluşturulmaktadır. Yüksek frekanslı bu sinyalin yoğunluğu çok düşük olmakla birlikte merkezdeki hassas aletlerle algılanabilmektedir. Bu deneylerle plazma dinamiği ve güneş sistemindeki etkileşimler hakkında bilgiler edinilmektedir.

Elektromanyetik dalgalarla birçok deneyin yapıldığı bu alan uçaklar için tehlikelidir. Bu yüzden HAARP merkezinde uçak uyarı sistemi kurulmuş olup, bir uçağın yaklaşması durumunda antenler otomatik olarak faaliyetlerini durdurmaktadır.

Proje askeri ve bilimsel yanında ticari ilgiye de maruz kalmaktadır. Çünkü pek iletişim ve yön bulma sistemi, dalgaların iyonosferden yansıtılması veya uydularda olduğu gibi minimum kayıpla geçirilmesi esasıyla çalışmaktadır.

HAARP projesi ile ilgili pek çok komplo teorisi üretilmiştir. Kurulduktan daha birkaç yıl geçmeden antenlerin silah olarak kullanılabileceği fikri ortaya atılmıştır. Bazı bilimadamları HAARP’ın diğer ülkelerin hava taşıtlarını yoketmek için, veya gezegen üzerindeki iletişimi felç etmek için tasarlanmış olabileceğini fikrini ortaya attılar.

Şüpheleri artıran bir unsur da, HAARP’ın kurulmasına giden yoldaki fikirlerden bazılarında imzası bulunan bilimadamlarından Bernard Eastlund idi. Eastlund yüksek frekanslı radyo dalgalarıyla iyonosferdeki elektron ve iyonların aktif hale geçirerek füze saldırılarını etkisiz hale getirmeyi önermiş, bu fikir bir süre Pentagon tarafından itibar görmüştü. HAARP’ın kurucuları ise Eastlund’un fikirlerinin projede yer almadığını açıklamışlardır.

Bazı bilimadamlarının bu türden erken uyarıları daha sonra dünya çapında bir karşı harekete neden oldu. 1995 yılında Nick Begich, “Melekler Oyun Oynamaz: Tesla Teknolojisindeki Gelişmeler“ isimli kitabını yayımladı. Kitabında projenin bu haliyle bile jeofizik bir savaşta silah olarak kullanılabileceğini öne sürüyordu.

Bundan sonraki süreçte HAARP’ın nükleer bombaya eşdeğer bir enerji kütlesi oluşturabileceği, depremlere yol açabileceği, hava durumunu değiştirebileceği, zihin kontrolünde kullanılabileceği ve tüm küresel iletişimi durdurabileceği gibi fikirler ortaya atıldı.

Bu endişelere destek verir tarzda bir gelişme ise 2002 Ağustos’unda Rusya’da yaşandı. Duma tarafından hazırlanan ve Vladimir Putin’e sunulan bir raporda şöyle denmekteydi: “ABD, yüksek frekanslı dalgalarla dünya atmosferini etkileyebilecek yeni jeofizik silahlar geliştirmektedir. Bu gelişmenin bir benzeri kılıçtan ateşli silahlara, veya konvansiyonelden nükleer silahlara geçiş olarak düşünülebilir.” Fakat öte yandan Rusya’nın da HAARP kadar güçlü bir iyonosfer ısıtıcısı bulunmaktadır.

Bkz. Nikola Tesla

Hakim Biemrillah

Kendini tanrı ilan eden ve Dürzilik hareketinin doğmasına neden olan 6. Fatımi Halifesi

Bkz. Dürzilik, Fatımiler

Hare Krişna Hareketi

Bangladeşli Bhaktivedanta Swami Prabhupada tarafından 1966'da ABD'de kuruldu. Hareketin resmi adı “Uluslararası Krişna Bilinci Cemiyeti”dir. Temel felsefesi, bin yıllık bir tarihe sahip Bhagavad-Gita ve Srimad-Bhagavatam adlı Sankstritçe Hindu metinlere dayanır. Bhagavad-Gita’ya göre Krişna en yüce Tanrı’dır.

Grup üyeleri turuncu-sarı elbiseler giymekte ve kafalarını arkasında bir örgü bırakacak şekilde kazıtmaktadırlar. Etli gıdalar, sarhoşluk veren maddeler ile evlilik dışı cinsel ilişki yasaktır. Üyeler “bhakti yoga” adı verilen bir tür meditasyon tekniği uygularlar. Üyeler Maha Mantra olarak isimlendirilen beyti her gün söylemek zorundadırlar. Maha mantra şöyledir:

Hare Krishna Hare Krishna
Krishna Krishna Hare Hare
Hare Rama Hare Rama
Rama Rama Hare Hare

1998 yılında Cemiyetin bir bülteninde 1970’li ve 80’li yıllarda cemiyet okullarında çocuklara yapılan fiziksel, ruhsal ve cinsel istismar olayları detaylı olarak itiraf edilmiştir. 95 eski öğrencinin dava açması üzerine cemiyet merkezleri iflasını istemiştir. Bundan sonra Cemiyet istismara uğrayanlarla 9,5 milyon dolarlık toplu bir anlaşma yaparak işin içinden sıyrılmıştır.

Ayrıca tarikat içinde felsefi bir takım ayrılıklar da ortaya çıkmıştır. Hindistan, ABD ve Batı Avrupa'da yayılan dini akım, son yıllarda özellikle Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleri'nde etkin olmaya başlamıştır.

Haricilik

Hz. Ali döneminde ortaya çıkan siyasi ve itikadi bir harekettir. Mezhebe “harici” adının verilmesi konusunda çok çeşitli yorumlar yapılır. Mezhepler tarihçilerince en çok kabul gören yoruma göre, mezhep üyeleri, ümmetin başındaki hak imam olan Hz. Ali'ye karşı çıkarak itaattan ayrıldıkları için Havaric (Hariciler, huruc edenler, çıkanlar) olarak anılmış, mezheblerine de Haricilik adı verilmiştir.

Hariciler, Hz. Ali ile Şam valisi Muaviye arasında yapılan Sıffin savaşında ortaya çıktılar. Üçüncü Halife Osman asiler tarafından öldürülünce halk Ali'ye biat ederek onu halife seçti. Osman taraftarlarının bir kısmı onun katilini bulana kadar Ali'yi halife olarak kabul etmeyeceklerini söylediler ve Müslüman toplumu ilk kez iç savaşa sürüklendi. Hz. Ali ve Muaviye taraftarları arasında meydana gelen Sıffin Savaşında, Muaviye taraftarları yenileceklerini anlayınca mızraklarının ucuna Kuran sayfaları taktılar, ve "Aramızda Kuran hakem olsun" dediler. Bunun üzerine çatışmalar durdu ve sorunun çözümü için tarafların birer hakem atamalarına karar verildi.

Hakem olayı Hz. Ali'nin azli ve Muaviye'nin yerinde kalması ile sonuçlandıktan sonra, Ali'nin ordusundan onu hakeme gitmeye zorlayan grup, tam aksi bir tutumla Ali'nin hakeme gittiği için büyük bir günah ve suç işlediğini öne sürdüler. Onlara göre Allah'tan başka kimsenin herhangi bir konuda hüküm verme yetkisi yoktur. Böyle bir yetkiyi kabul edenler kafir olurlar. Sorunu hakemler aracılığı ile çözmeyi kabul ettiği için Hz. Ali de kafir olmuştur. Bu nedenle de Ali'nin tövbe etmesini talep ettiler. Kafir olduğuna inandıkları Hz. Ali'den ayrılmanın farz olduğu düşüncesiyle Hariciler, gizlice ordudan ayrılarak Harûra'da toplandılar. Bu çıkış hareketi ile İslam tarihindeki ilk siyasi parçalanma gerçekleşti. Harûra'dan sonra Nehrevan'da üslenen bu grup, İslam tarihinin en katı grubunu oluşturdu.

Hz. Ali'den ayrılarak önce Harûra'da, daha sonra Nehrevan'da toplanan ve Abdullah b. Vehb er-Rasibi el-Ezdi'yi kendilerine halife seçen Hariciler, kısa zamanda tam bir terör havası estirmeye başladılar. Görüşlerine katılmayan, önderlerini halife olarak tanımayan, Ali ve Osman'ı kafir ilan edip lanetlemeyen her müslümanı kafir sayıyor, acımasızca öldürüyorlardı.

Başlangıçta sayıları on iki bin kadardı. Hz. Ali'nin çeşitli girişimleri sonucunda büyük bir bölümü isyandan vazgeçerek Ali saflarına katılmış, geride yalnız dört bin kişi kalmıştı. Bunların bütün uyarılara rağmen eylemlerini sürdürmeleri, Hz. Ali'nin ordusuyla üzerlerine gelmesine neden oldu. Nehrevan'da, Hz. Ali'nin ordusuyla Hariciler arasında yapılan savaş, güçler arasındaki dengesizlik nedeniyle Hariciler için tam bir felaketle sonuçlandı.

Nehrevan bozgunundan sonra haricileri yönlendiren en önemli duygu, intikam duygusu olmuş tur. Hz. Ali bir Harici tarafından şehid edilmiştir. Ayrıca hariciler, Emeviler ve Abbasiler döneminde de sayısız isyan başlatmışlardır.

İlk Haricilerden sonra Haricilik çok sayıda kola ayrıldı. Bunlar içinde en önemlileri, kendilerinden de birçok kollar ayrılan Ezanka, Necadat, Sufriyye, Acaride, İbadiyye ve Şebibiye'dir. İbadiye, Abdullah b. İbad tarafından kurulan Haricilik koludur. Günümüze kadar varlığını sürdüren tek Haricilik kolu budur. Körfez ülkelerinden Umman sultanlığı ve Zengibar'da resmi mezheb durumundadır.

Tarihçiler, Haricilerin ortaya çıkışını ünlü hakem olayına bağlamakla birlikte başka nedenlerin etkisinden de söz etmektedirler. Bunların en önemlisi bu kişilerin siyasi çalkantılardan ve toplumsal dengesizlikten rahatsız olmaları ve İslam'ın ilk yıllarındaki ideal toplumun özlemini duymalarıdır.

Haricilerin büyük çoğunluğunu bedevi çöl Arapları oluşturuyordu. Yaşama şartları ve biçimleri, çoğu yoksul olan bu insanları sertliğe, şiddete ve kabalığa sürüklemişti. İslam'a samimiyetle inanmışlardı ancak ufukları dar, düşünceleri yüzeyseldi. Onlar için hareket her zaman bilgiden önce geliyordu. Bu nedenle inançlarındaki samimiyet onları bağnazlığa, katılığa, hoşgörüsüzlüğe götürmüştü.

Hariciler Maide 47’deki "Allah'ın vahyettiği ile hükmetmeyenler kafirdirler" ifadesini “Allah'tan başka kimse hükmedici değildir” şeklinde algılıyorlardı. Allah’ın emrine uymayan yöneticilere isyan etmek her bir müslümana farzdı. Akidelerini de masum insanları kılıçtan geçirerek tatbik ediyorlardı.

Genelde Kur'an ve sünnete dayandıklarından ehl-i sünnet'e uygun görüşleri vardır. Ancak sünnetle ters düştükleri meseleler de vardır. Allah’ın sadece dünyada değil ahirette de görülemeyeceğine inanmaları, kendileri gibi inanmayan diğer müslümanları küfürle itham etmeleri, Peygamberin şefaat edeceğini reddetmeleri, büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağı gibi görüşleri, ve yüzeysel Kur’an okumalarıyla sünnetten ayrılırlar.

Hasan Sabbah (1034-1124)

İsmailiye mezhebinin bir uzantısı olan Haşhaşi hareketinin kurucusu ve Alamut Kalesinde kurulan ilk Nizari İsmaili yönetimin başı. Kurduğu gizli yapılanma ile hem tarihteki ilk terör örgütünün yaratıcısı olmayı hem de Selçuklu İmparatorluğu ile birlikte tüm İslam dünyasını ikiyüzyıl boyunca uğraştırmayı başarmıştır.

Hasan Sabbah çocukluğunda din alimi olmak istiyordu. Bunun için IX. yüzyıldan itibaren dailerin önemli faaliyet merkezi haline gelen Rey şehrine yerleşerek tahsiline burada devam etti ve 17 yaşına kadar ailesinin mensup olduğu İmamiyye şiasına bağlı kaldı. Bir gün Zarrab adlı bir Fatımi daisiyle karşılaştı ve onun konuşmalarından etkilenerek İsmailiyye mezhebine intisab etti. Mısır’a giden Hasan Sabbah, Darül-Hikme’de İsmaili mezhebi hakkında eğitim gördükten sonra Fatımi Halifesi Müstansır Billah onu vekil seçti ve ileride Horasan’da kendisi adına davette bulunmasını istedi.

Hasan Sabah Mısır’dayken Müstansır Billah öldü. Sabah, Müstansır Billah’tan sonra hilafet makamına büyük oğlu Nizar’ın, etkili vezir Bedr el- Cemali ise küçük oğlu Müstali’nin geçmesini istiyordu. Bedr el- Cemali ile arasındaki anlaşmazlıktan dolayı 1081’de Mısır’ı terkeden Hasan Sabbah İsfahan’a geldi ve dokuz yıl boyunca bütün İran’ı dolaşarak Batıniliğin propagandasını yaptı. 1090 yılına gelindiğinde ise müstahkem bir kale olan Elbruz dağ silsilesi üzerinde bulunan Alamut’u satın alarak buraya yerleşti. Böylece ilk Nizari İsmail yönetimi kurulmuş oldu.

Hasan Sabbah, 1124 Mayıs ayında hastalanarak ölünceye kadar Selçuklu yönetimine büyük sorun olmuştur.

Bkz. Haşhaşiler

Haşhaşiler (Haşişiye)

Sözlükte “kuru ot” anlamına gelen haşiş kelimesi, sonraları müslümanlarca uyuşturucu özelliği bilinen Hint keneviri ve bundan elde edilen esrar için kullanılmıştır. Haşhaşiler, haşişi (esrar içen, esrarkeş) kelimesinden türetilmiş topluluk ismidir. Haşhaşi terimi ilk defa XI. yüzyılın ikinci yarısında kullanılmış olup daha sonra Nizari İsmaililerine ad olarak verilmiştir.

Haşhaşi hareketinin kurucusu Hasan Sabbah’tır. Hasan Sabbah’ın Selçuklu veziri Nizamülmülk ile Ömer Hayyam’ın arkadaşı rivayet edilmiştir. Bu zayıf bir rivayet olsa da o yıllar için söylenmiş şu söz oldukça yerindedir: “Binli yılların başlarında çağı etkilemiş üç İran’lı vardır. Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı terörize etmiş olan Hasan Sabbah.”

İsmaili harekete giren ve kısa sürede bu hareket içinde sivrilen Hasan Sabbah, Fatımilerin kontrolündeki Mısır’a gitti ve orada iki yıl eğitim aldı. Oradan bir anlaşmazlık sonucu ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra Alamut kalesini rivayete göre 3000 altına satın alan Hasan Sabbah, burada kendi yönetimini kurdu. Yaptırdığı yeni tahkimat ve yiyeceklerin uzun süre bozulmadan saklanabileceği depolarla kaleyi kuşatmalara dayanıklı ve ele geçirilemez hale getirdi.

Alamut’tan sonra çevredeki bazı sarp kaleleri de ele geçirmeye başladı. Bundan sonra İsmaililer hızla dailer yoluyla halkı kendi taraflarına çekmeye ve kendilerine muhalif olan din ve devlet adamlarını büyük bir ustalıkla öldürmeye başladılar. Şeyhül Cebel (Dağ Şeyhi) lakablı Hasan Sabah, bu cinayetler için haşhaşla kandırılmış genç fedailerini kullanıyordu. Zeki bir insan olan Hasan Sabbah, Büyük Selçuklu İmparatorluğu ordusunun karşısında tutunamayacağını bildiği için böyle bir yol seçmişti. Devlet içinde terör estiriyor, düşmanlarını profesyonelce işlenmiş cinayetlerle yıpratmaya çalışıyordu.

Marco Polo’nun seyahatnamesinde anlattığına göre; Hasan Sabbah Alamut kalesinde gizli bahçeler inşa ettirmişti. Bu bahçeler cennet bahçeleri gibi olup içinde bal, şarap çeşmeleri, envai çeşit meyveler, sebzeler ve de iyi danseden güzel genç kızlar vardı. Haşhaş verilen kendinden geçmiş fedai adayları bu bahçelere götürülür ve her istekleri yerine getirildi. Daha sonra bahçeden çıkarılan delikanlılara girdikleri yerin cennet olduğu ve sonsuza dek orada kalmak istiyorlarsa bunun ancak bir sünninin öldürülmesiyle gerçekleşebileceğini telkin ediyorlardı.

Selçuklular, İsmaili tehdidine karşı tedbir almaya ilk kez 1092’de başladılar. Selçuklu Sultanı Melikşah, Emir Arslantaş komutasındaki bir orduyu Alamut’a gönderdi. Bu sırada vezir Nizamülmülk ve kısa bir süre sonra Sultan Melikşah’ın ölüm haberinin de gelmesiyle sefer başarısızlıkla sonuçlandı.

Fakat terör devam etti. Bir Arap vakanüvisinin anlattığına göre; “Hiçbir kumandan veya subay evinden korumasız olarak ayrılmaya cesaret edemiyordu. Hepsi elbiselerin altında birer zırh taşıyordu.” Bu yüzden Haşhaşilerden bir tanesinin bile öldürülmesi yetmiş imansız Rum’un öldürülmesinden daha hayırlı görülüyordu.

Melikşah’ın ölümünden sonra Selçuklu Devletinin içine düştüğü karışıklıklar Haşhaşilerle ciddi bir mücadeleye girişilmesini önlemiştir. Hatta Sultan Sencer onlarla uzlaşma yoluna gitmeyi tercih etmiştir.

Nihayet 1124 Mayıs ayında Hasan Sabbah hastalanarak öldü. Fakat onun ölmesiyle hareket sona ermedi. Ondan sonra gelen Alamut hakimleri İslam’dan tamamen koptular. 2. Hasan İslam şeriatını tamamen ortadan kaldırdığını ilan etti. 1256 yılına gelindiğinde ise doğudan gelen Hülagu önderliğindeki Moğollar önlerine çıkan her şeyi silip süpürdükleri gibi Alamut kalesini de zapt ederek Haşhaşiler’e son verdiler.

Haşhaşiler iki yüzyıl boyunca İslam dünyasında terör havası estirmişlerdir. Selçuklu Devleti bir yandan Haçlılarla uğraşırken bir yandan da onlarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Ülkenin değerli insanları öldürülmüş, bu da İslam dünyasındaki gelişmeyi frenlemiştir.

Ayrıca İslam dünyasındaki mezhep ayrılıkları had safhaya ulaşmış, Şii-Sünni ayrımı kuvvetlenmiş ve Sünni akide büyük bir tehlike altına girmiştir. Batınilik propagandasına karşı koymak, Sünni akideyi korumak üzere Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdad’da ortaçağın en iyi eğitim kurumları olan Nizamiye Medreseleri kurulmuştur.

Haşhaşi kelimesi, haçlılar vasıtasıyla Avrupa’ya Assassin şeklinde taşınmış ve Haçlı literatürü ile Yunan-Yahudi metinlerine bu şekilde girmiştir. Bu kelime suikastçı, katil anlamını da taşımaktadır.

Ayrıca Bkz. Batınilik, İsmailiye, Hasan Sabbah

Helena Petrovna Blavatsky (HBP)

Helena Petrovna Blavatksy, 31 Temmuz 1831'de Ukrayna'da doğdu. Aristokrat Alman asıllı bir aileden Albay Peter Hahn'in kızıydı. 18 yaşında, kendisinden çok daha yaşlı Erivan Vali yardımcısı Nicephore Blavatsky ile evlendirildi. Bu vesile ile Blavatsky soyadını aldı. Ancak evliliği üç ay sürdü ve kocasını terk ederek İstanbul'a kaçtı. Oradan da Mısır’a geçti.

Blavatsky, bundan sonra yıllar süren bir dünya turuna çıktı, Teksas, Avrupa, Güney Amerika, Afrika ve Hindistan'a gitti. Yasak ülke Tibet'e girmek için girişimlerde bulundu. Zamanın meşhur medyumlarından D.D. Home’un yanında asistanlık, hatta medyumluk yaptı. Ancak ilerde ruhçu seanslara genelde aldatıcı elemental varlıkların geldiğini, ve bu tür çalışmaların bilinçsiz yapıldığında bir tür nekromansi olduğunu iddia etti.

Blavatsky, dünyayı dolaştığı 1848 ve 1858 arasındaki sürede neler yaşadığı konusunda fazla bilgi vermemiştir. Tibet'e girerek bazı Mahatmalar tarafından ders aldığını ima eder. Mahatmalar Sanskritçe'de "yüce varlık" anlamına gelir. Bu Mahatmaların reenkarnasyon zincirinin son halkasına varmış, çok uzun ömürlü, beden olarak kusursuz, kamil ve bilge kişiler olduğunu anlatmıştır.

1873 yılında Amerika'ya giderek vatandaş oldu. 13 Eylül 1875 tarihinde New York'ta Henry Steel Olcott ve William Quan Judge ile birlikte Teozofi Cemiyetini kurdu. 1877 yılında "Isis Unveiled" (Örtüsü Açılan İsis) kitabını yayınladı. Bu kitap Batıda güçlü bir etki yaptı ve çok sattı. İki cilt olarak yayınlanan 1500 sayfalık bu kitap, ruh ve evrenin sırlarını açıklamaya yönelik etkileyici ve yarı akademik stilde yazılmış bir eserdir.

HPB'nin ikinci önemli eseri ve başyapıtı 1888’de yayınlanan "The Secret Doctrine” (Gizli Doktrin) idi. Gizli Doktrin'in ilk cildi "Cosmogenesis", evrenin yaratılışı, yapısı ve arkasındaki kozmik yasaları, ikinci cildi "Anthropogenesis" ise insan ırkının devinimleri, yedi kök ırk ve yedi alt kök ırk, Lemuria (Mu) ve Atlantis gibi kayıp uygarlıklar, reenkarnasyon ve insanların ruhsal ve psişik tekamülü vs. anlatmaktadır.

Kitap biçimsel olarak Dyzan Stanzaları olarak bilinen kısa ve kadim bir kutsal metnin satır satır açıklanmasıdır. Dyzan Stanzaları, Gizli Doktrin'in birçok kaynak eserleri gibi dünya literatüründe bilinmeyen kitaplar arasındadır. Üstelik Senzar diye kayıp bir dilde yazıldığı iddia edilmektedir. Gizli Doktrin, toplamda 50 bin kitabı kaynak gösteren oldukça karmaşık ve zor anlaşılan bir eserdir.

Bu eser aynı zamanda tartışmalı pek çok radikal fikri de içermektedir. Kitabında sık sık Ari ve Sami ırkını karşılaştırmakta ve Ari ırkın üstünlüğünü savunmaktadır. Ona göre Samiler Aryanların dejenere bir kolundan başka bir şey değildir. Hatta bu fikirlerini daha ileri götürerek dünya ırklarını 5. Kök Irk olarak nitelendirdiği Atlantislilere yakınlığıyla değerlendirmekte ve örneğin Avustralyalı Aborjinleri yarı-hayvan bir ırk olarak tanımlamaktadır.

Madam Blavatksy, kalp, romatizme ve böbrek yetmezliği gibi rahatsızlıklar sonucu 1891’de İngiltere’de ölmüştür. Cesedi yakılmış ve küllerinin üçte biri Avrupa’ya, üçte biri Amerika’ya, üçte biri de Hindistan’a gönderilmiştir.

Bkz. Teozofi Cemiyeti

Hermes (Hermes Trimegistus)

Hermes, Zeus ile Titanlar soyundan Atlas’ın kızı Maia'nın oğludur. Bir başka adı Argiphontes'tir. Sınırların ve onları geçen gezginlerin, çobanların, atletlerin, şair ve ediplerin, ölçülerin ve ticaretin, bütün bunların yanı sıra da hırsızların ve yalancıların tanrısıdır.

Hermes aynı zamanda tanrıların mesajlarını insanlara taşıyan bir aracı ve çevirmendir, ve bu işte İris ile ortaktır. Yabancılarla aramızdaki sınırları ortadan kaldıran bir çevirmen, bir hermeneus’tur. Yorum bilimi “hermenütik” etimolojik ve epistemolojik olarak Hermes’e dayanmaktadır.

Eski Yunan efsanelerinde Hades ve Persephone dışında yeraltı dünyasına serbestçe geçebilen tek tanrıdır. Yeni ölen insanların ruhlarını Hades’e o teslim eder. Yunanistan’ın her yerinde Hermes’e adanan tapınaklar bulunmakla birlikte, asıl merkez, adına Hermoea adı verilen festivalin düzenlendiği Arcadia’daki Phenos kenti idi.

Yunan dininin Roma adaptasyonunda Hermes, Roma tanrısı Merkür’dür ve benzer şekilde tüccarların tanrısıdır.

Hermes, eski Mısır ilahı Thot ile de benzer özellikler göstermektedir. Thot, Osiris’in habercisidir. Habercilik, aydınlatıcılık, rehberlik ve aracılık fonksiyonları olan bir ilahtır. Ayrıca, ruhlara ölüm sonrasında da rehberlik eder; kimi başarılı ruhları onları eğitip yükseltecek Osiris’e getirir, başarısız ruhları ise arınma işlemi geçirmelerinden sonra yeni bir doğuma sevkeder. Eski Yunan tanrısı Hermes’in, bazı fonksiyonları bakımından eski Mısır ilahı Thot’a benzemesi, bu ilahın Yunan’a Mısır geleneğinden geçmiş olduğu görüşünü desteklemektedir.

Eski metinlere göre Hermes-Thot aynı zamanda eski Mısır’da yaşamış bilgedir. Hermes-Thot kimilerine göre bir inisiye, kimilerine göre bir peygamberdi. Eski Yunanca metinlerde bilge Hermes’in, majinin, simyanın, astronominin, tıbbın ve bilgeliğin kurucusu olduğu söylenir. Bu metinlerde ondan “üç kere büyük Hermes” anlamında “Hermes Trismegistus” olarak söz edilir. O bir bilim adamı, yönetici ve dini-mistik önder olduğu için bu sıfatı kazanmıştır.

Okültist James Churchward’a göre, o, Mu ve Atlantis dönemindeki tek tanrılı dini, İ.Ö.16.000 yıllarında Mısır’a getirmiş Atlantisli bir bilgedir. Murry Hope gibi kimi araştırmacılar bu yitik kıtalardaki tek tanrılı dinin Sirius kültürü yani Sirius kökenli bir öğreti olduğunu ileri sürerler.

Kimilerine göre, Hermes-Thot’dan Tevrat’da Enoch (Hanok) Peygamber ve Kuran’da İdris Peygamber adıyla söz edilmektedir.

Ayrıca Bkz. Hermetizm

Hermetizm (Hermetisizm)

Hermetizm, Hermes Trimegistus’un yazmalarına dayandırılan felsefi ve dini inançlar bütünüdür. Hermetizm hakkında bilgi veren metinler günümüzde hermetika olarak adlandırılır. Hermetika, Hermes’in öğretisine ait kimi metinlerin eski Yunanca ve Latince dillerinde yazılmış eldeki parçalarının bütününe verilen addır. Şunları içerir:

1) Corpus Hermeticum: Hermes ve başkaları arasındaki diyalogları anlatan 16 kitaptan oluşur. İlk kitap Hermes ve Poimandres (Tanrı) arasındadır. Poimandres, Hermes’e evren’in sırlarını öğretmektedir. Diğer kitaplarda ise Hermes, Asclepius gibi başka insanlara öğreten kişi konumundadır.

2) Zümrüt tablet: Avrupa’lı okültist akımların düşüncelerini dayandırdıkları kısa bir metindir. Yazılı en eski kaydına 800 yılında Abdulkadir Geylani’nin olduğu iddia edilen ve idarecilere yönelik tavsiyeler içeren Kitab-ı Sirr Al Asrar (Sırların Sırrı) isimli kitapta rastlanmaktadır. 1140 yılında Johannes Hispalensis tarafından Latince’ye çevrilmiştir. 14. yüzyılda simyacı Ortolanus tarafından “Hermes’in Sırrı” adıyla şerhedilen metin, bundan sonra simyanın gelişimi üzerinde etkili olmuştur.

3) Kybalion: 1912 yılında kendilerinin inisiye olduklarını söyleyen üç yazar tarafından yazılmış bu kitap, Hermetizm’in temel ilkelerini açıklamaktadır. Bugün bu üç yazardan ikisinin Paul Foster Case and Yogi Ramacharaka olduğu düşünülmektedir. Kitabın yazıya geçirilmeden önce okült çevrelerde aktarılagelen sözlü bir formda zaten mevcut olduğu da iddia edilmektedir.

Bunlar dışında Hermes’in bugüne ulaşmayan 42 kitabından ve halen piramitlerde saklandığı söylenen Thot Kitabı adlı bir kitaptan daha bahsedilmektedir. Elimize ulaşan metinler Hermes’in öğretilerine ilişkin Yunanca metinlerdir daha çok.

İskenderiye Kütüphanesi’nin 5. yüzyılda Kilise tarafından yönlendirilen yıkımından sonra hermetik metinlerin günümüze dek korunabilmesinde, Ortadoğu’daki ezoterik ekollerin büyük katkısı olmuştur. Ortadoğu’da korunan hermetik bilgiler Avrupa’ya özellikle Floransa yoluyla aktarılmış olup Kilise’nin tüm çabalarına rağmen Avrupa’da yayılmayı başarmıştır.

Pek çok hermetik, hermetizm’i bir din olarak tanımlamamakta, diğer dinlerle bileşimini savunmaktadır. Fakat kimi de büyük dinlerin özde birkaç mistik gerçeğe dayandığını ve bunların da Hermetizm’in temel ezoterik prensipleri olduğunu öner sürmektedir.

Hermes’e Trimegistus (üç kere yüce) denmesinin sebebi, zümrüt tablette evrensel hikmetin üç parçasına da sahip olduğunu iddia etmesidir. Bazı kaynaklarda bu üç hikmetin dini liderlik, devlet adamlığı ve bilim olduğu söylenmiştir.

Hermetizm Tek Tanrı inancını savunan ve daha çok panteist eğilimler taşıyan bir inanç sistemidir. Melekler, şeytanlar, yükselmiş efendiler ve benzeri varlıkların Evrende mevcut olduklarına inanılmaktadır.

Hermetik öğreti üç temel üzerine inşa edilmekteydi. Birincisi kavramsal olup akla, ikincisi simgesel olup sezgiye, üçüncüsü mistik olup iç deneyime hitap etmekteydi. Kavram, sezgi ve iç deneyim yoluyla, kişi, yeniden yapılandırılıyordu. Böylece sırlara vakıf elit bir topluluk oluşturuluyordu. Bu topluluk, Hermes'e ait kırk iki kitaptaki bilgilerle donatılıyordu. Bu kitaplardan bir kısmı dinsel, bir kısmı yönetimle ilgili, bir diğer kısmı da bilimseldi.

Hermes'e göre mistik deneyimlerin amacı insanın özgürlüğüdür. Bu özgürlük, insanın nefsi arzulardan arınarak asıl kaynağa, ilahi nûra kavuşarak şuurlanmasıdır. İnsan Nûr'dur. Ama insanlar bu nûru tanımazlar ve onu fark edemezler. Aslında nûr her yerde, her kayada ve her taşta vardır. Bir insan nûr olan Osiris ile birleştiğinde, tikel tümelle birleşmiş olur ve o zaman nûru, o perdeler arkasında gizlense de yine her şeyi görür.

İnsanın her yönden olgunlaşıp yetkinleşmesi yoluyla Tanrı’ya yaklaşabileceği inancı, diğer tüm mistik öğretilerden önce Hermetizm’de yer almıştır. İnsan ancak insani ruh eğitiminden sonra evrenin görünmez kuvvetleriyle ilişkiye geçebilir ve gayb aleminden feyz alabilir. Bu yolla nefsine egemen olur ve ilahi özgürlüğe kavuşabilir ve ancak böyle bir kimse diğer insanları irşad edebilir.

Öğretinin kökeninde, çağın çok tanrıcı ortamı içinde bir tek tanrıcı (monoteist) görüş belirir. Ancak bu tek tanrıcı görüş, aynı zamanda doğa tanrıcı (panteist) bir nitelik de taşır. Hermetizm öğretisinin temel öğelerinden biri olan “ışık-karanlık diyalektiği” de çağlar boyunca bir çok din ve inanç sistemi için bir esinleme kaynağı olmuştur. 33. dereceden bir mason olan Manly P. Halla, Hermetizm’in Illuminati, Masonluk ve Gülhaç cemiyetlerine ilham kaynağı olduğunu iddia etmektedir.

Gerçekten de ortodoks Hristiyanlık tarafından dışlanan Hermetik inançlar, okült hareketler tarafından sahiplenilmiştir. Hermetizm’in ruhsal eksersizleri, Batıdaki büyü akımlarınca faydalı addedilmiştir. Hermetik yıldızbilim, Yahudi Kabbala’sı ve Hristiyan mistisizminin öğreti ve imgelemleri ile birlikte Avrupalılar için daha anlaşılır kılınmıştır. Yakın çağda Hermetik nitelikli okült cemiyetler kurulmuştur. Bunlar arasında Altın Şafak Hermetik Locası sayılabilir.

Ayrıca Bkz. Hermes Trimegistus, Altın Şafak Hermetik Cemiyeti, Zümrüt Tablet

Hospitaliyerler (Malta Şövalyeleri, St. John Şövalyeleri)

Hospitaliyerlerin kökeni, 1080 yılında Kudüs halen Müslümanların kontrolündeyken, fakir Hristiyan hacıları tedavi etmek maksadıyla kurulmuş olan St. John Hastanesine dayanmaktadır. Kudüs’ün haçlılarca ele geçirilmesinden sonra Kutsanmış Gerard tarafından Katolik bir askeri tarikata dönüştürülmüş ve Hristiyan hacıların korunması görevini üstlenmiştir. Tarikatın kuruluşu, Papa II. Paschal’ın 1113 tarihli bir fermanıyla resmen tanınmıştır. 1185 yılında Kutsal Roma İmparatoru Frederick Barbarossa tarafından Hospitaliyerlere imparatorluk içinde koruma ve ayrıcalıklar sağlanmıştır.

Tarikatın, askeri gücünü oluşturan şovalyeler ve hastalarla ilgilenen rahipler olmak üzere iki sınıf üyesi vardır. Askeri kolu, Tapınak Şovalyeleri ile birlikte Ortadoğu’da Müslümanlarla şiddetli çatışmalara giren en önemli Hristiyan askeri güçlerinden sayılmıştır. Siyah cübbe üzerine beyaz haç Hospitaliyerlerin ayırıcı simgesidir.

Müslümanlar Kudüs’ü 1187’de tekrar ele geçirdiğinde Hospitaliyerler Trablus bölgesine sığınmış, 1291’de Akra’nın da fethedilmesiyle Kıbrıs’a kaçmak zorunda kalmışlardır. Oradaki politik karmaşadan rahatsız olan Hospitaliyerler tamamen kendilerine ait bir üs elde etmek üzere Rodos’a saldırmışlar ve iki yıllık bir süreç sonunda 1309’da Fulkes de Villaret’in liderliğiyle adayı tamamen ele geçirmişlerdir. 1312’de Tapınak Şovalyeleri dağıtılınca onların mülklerinden önemli bir bölüm Hospitaliyerlere geçmiştir.

Hospitaliyerler 1444’de Memlüklerin, 1480’de de Fatih Sultan Mehmet’in saldırılarına direnmişlerdir. 1522’ye kadar Rodos’ta kalan Şovalyeler bu tarihte Kanuni Sultan Süleyman’ın gönderdiği büyük bir donanma tarafından yenilgiye uğratılmışlar ve Sicilya’ya çekilmek zorunda kalmışlardır. Bir süre oradan oraya dolaşan Hospitaliyerler nihayet Malta adasına yerleşmişlerdir. 1565’da Turgut Reis’in komutasındaki başka bir Osmanlı donanması Malta’ya saldırdıysa da başarılı olamamış, Turgut Reis bu savaşta şehit düşmüştür.

Avrupa’da Protestanlığın yayılması Katolik Hospitaliyerlerin mali gücünü azaltmıştır. İngiltere ve Prusya’daki mülklerini kaybetmişlerdir. Hospitaliyeler Rus Donanmasında ve ihtilal öncesi Fransız ordusunda önemli görevler üstlenmişlerdir. Fakat Fransız ihtilalinden sonra Fransa’yı terketmek zorunda kalmışlar ve oradaki zenginliklerinden de olmuşlardır. Akdenizdeki tek kaleleri olan Malta 1798’de Napolyon tarafından ele geçirilmiştir.

Tarikat, Malta’yı kaybettikten sonra Avrupa’da kendine yer bulmak için krallarla ve yöneticilerler görüşmüş, şovalyelerin bir çoğu Rusya İmparatoru tarafından St. Petersburg’a yerleştirilmişlerdir. Karşılık olarak Hospitaliyeler Rus İmparator I. Paul’ü büyük üstatları seçmişlerdir. Fakat 1801’de Paul öldürülmüştür. 1803’de Roma’da katolik bir üstatla yola devam etmişlerdir. 1879’a kadar büyük üstatları olmayan Hospitaliyerlere Papa XIII. Leo tarafından o yıl bir Büyük Üstat atanmış ve o tarihten sonra insani ve dini faaliyetlerde bulunan bir organizasyon olarak yola devam etmişlerdir.

Bu geleneğin en büyük temsilcisi olarak SMOM (Sovereign Military Hospitaller Order of St. John of Jerusalem of Rhodes and of Malta – St. John, Rodos ve Malta Bağımsız Askeri Hospitaliyer Tarikatı) tanınmaktadır. Malta Kadınları (Dames of Malta) tarikatın bayanlar için uzantısı niteliğindedir.

İngiltere’de de bir uzantıları bulunmaktadır. İngiltere’deki mallarına el konan Hospitaliyerler Fransa’daki uzantıları tarafından “Kudüs’lü St. John Kutsal Tarikatı” adıyla yeniden örgütlenmişlerdir. Kraliçe Viktorya 1888’de bu tarikatı tanımış ve İngiliz topraklarındaki faaliyetlerine izin vermiştir. Şu an en iyi bilinen çalışmaları St. John Ambulans hizmetidir. Bu örgüt SMOM tarafından ancak 1963’te tanınmıştır.

Hristiyan Siyonizmi (Hristiyan Siyonistler)

Hristiyan Siyonistler, Yahudilerin kendi kutsal topraklarına dönmelerini ve 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasını, Tevrat ve İncil’deki geleceğe dair haberlerin gerçekleşmesi olarak gören Hristiyan gruptur.

Özünde teolojik bir inanç olan Hristiyan Siyonizmi, Yahudilere veya Yahudiliğe yönelik özel bir sempatiyi gerektirmez. Fakat yine de Hristiyanlığın Yahudi kökenine özellikle dikkat çekerler. Hz. İsa’nın kendisinin de Yahudi olması ve özellikle Yahudilere peygamber gönderilmiş olması onlar için önemlidir. Kitab-ı Mukaddes’de pek çok kez geçen “seçilmiş kavim” ifadesinin Yahudileri kastettiğine ve ahir zamanda Mesih yeryüzüne geri döndüğünde birçok Yahudinin bu kez onu kabul edip İbrani bir Hristiyanlığı ortaya çıkaracağına inanmaktadırlar.

Bu yüzden, İsrail’de yaşayan halkı da bu “seçilmiş kavim” içinde görmekte kutsal kitaptaki kehanetlerin gerçekleşmesi için Yahudi Siyonizmini özellikle desteklemekte, ve “Yahudi restorasyonu”nun gerçekleşmesi için gayret sarfetmektedirler.

Yahudi restorasyonuna ilişkin Hristiyan inanışı tarih boyunca çeşitli şekillerde varolmuş olsa da, modern dünyada en belirgin şekilde 19. yüzyıl başlarındaki İngiltere’de gündeme gelmeye başlamıştır. Bugün ifade edilen anlamda Hristiyan Siyonizmini popülerleştiren ise Cyrus Scofield (1843-1921) isimli evanjelist olmuştur. Scofield belli olaylar gerçekleşmeden Hz. İsa’nın yeryüzüne gelmeyeceği doktrinini yaymıştır.

Scofield, yaşanan dönemin bir ara dönem olduğunu ve Kilise’nin yahudi olmayanların kurtuluşunu sağladığını ama Hz. İsa’nın mesajının asıl muhatabı olan Yahudilerin Tanrı’nın farklı bir planına tabi tutulmakta olduğunu öne sürüyordu. Buna göre, Kilise sonunda “Göğe Yükseliş” (rapture) ile ortadan kalkacak ve Yahudiler tekrar Tanrı planında aktif hale geçecekti.

Scofield, 1900’lerin başında Kitab-ı Mukaddes’in Yahudilerin kutsal topraklara ve özellikle Kudüs’e döneceğini haber verdiğini yazıyordu. Ek olarak, İslam’ın kutsal mekanlarının yıkılacağını ve Kudüs’teki Büyük Tapınağın yeniden inşa edileceğini öngörüyordu. Böylece Kilise Çağı sona erecek, Deccal ortaya çıkacak ve Mesih gelip inananları kurtaracaktı.

Bugün Amerikan toplumunda en yaygın Hristiyan mezhebi olan Evanjelikler arasında Hristiyan Siyonizmi büyük popülariteye sahiptir. Cumhuriyetçi partideki etkinliklerini Amerikan politikasına da yansıtmaktadırlar. Cumhuriyetçiler yönetimde olduğunda ABD Filistinlilerin acılarına daha duyarsız kalmakta ve İsrail’e büyük destek vermektedir. Neo-muhafazakarların bu inanca sahip oldukları ve politikalarını buna göre belirledikleri ifade edilmektedir.

Hristiyan siyonistlerle ilgili anahtar kavramlardan biri, Mesih’in yeryüzüne inmesi ve Krallığını kurması için gerçekleşmesi gereken olaylara zemin hazırlayarak bir nevi “Tanrı’yı kıyamate zorlama” gayreti içinde olmalarıdır.

Ayrıca Bkz. Armageddon, Tribülasyon, Evanjelikalizm

Hurufilik (Hurufiyye)

İran, Azerbaycan ve Türkiye'de 14. ve 15. yüzyıllarda etkin olan bir din veya sapkın bir tarikattir. Adını Arapça'da harfler demek olan "huruf" kelimesinden almıştır. Hurufiliğin kurucusu Fazlallah Astarabadi (1340-1394) olup lakabı Naimi’dir. İran’ın Astarabad şehrinde doğan ve genç yaşlardan itibaren sufizm’e ilgi duyan Fazlallah özellikle Hallac-ı Mansur’un felsefesinden etkilenmiştir.

1370’li yıllardan itibaren şeyh sıfatıyla kendi görüşlerini yaymaya başlamıştır. Tebriz’de Celayir hanedanının sarayında kabul görmüştür. O tarihlerde henüz genel sufizm akımı içinde yer alırken sonradan ezoterik (Batıni) bir felsefeye yönelmiştir.

Fazlullah’ın en önemli eseri Cavidan El Kebir’dir. 1386 Yılından başlayarak Isfahan’da kendi sistemini yaymaya başlamış, daha sonra bir süre bir mağarada inzivaya çekilmiştir. Bu dönemde kendisinin “Mehdi” olduğunu ileri sürmüştür. Çevresinde yedi kişilik bir çekirdek kadro oluşturmuş, bu yedi kişinin çabaları sonucunda yeni inanç hızla yayılmaya başlamıştır. Kısa sürede çeşitli toplumsal kesimlerden kişiler yeni akımın çevresinde toplanmaya başlamıştır.

Timur hanedanını kendi görüşleri doğrultusunda ikna etmeyi başaramayınca, Timur’un oğullarından Miranşah tarafından Nahçıvan’daki Alıncak kalesinde 1394’de idam edilmiştir. Hurufi önderlerinden Ahmed Lur’un 1427’de Şahruh’a karşı bir suikast eylemine girişmesinden sonra, müritlerden bir çoğu yakalanıp öldürülmüştür. 1467’de ise Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı bizzat Fazlullah’ın kızının önderliğinde bir ayaklanma hareketi de şiddetle bastırtılmış ve isyanın önderi, beş yüz kadar taraftarı ile yakalanıp idam edilmiştir.

Bu olaylardan sonra Hurufiler’in büyük çoğunluğu Anadolu’ya sığınmışlardır. Bundan önce de, Hurufiliğin Anadolu’da Mir Şerif ve özellikle büyük Azeri ozanı İmadeddin Nesimi tarafından yayıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Mir Şerif Anadolu'ya Fazlullah’ın eserleri başta olmak üzere bir çok Hurufi kitapları getirmiş, Fazlullah’ın önde gelen halifelerinden Nesimi de Anadolu’da geniş boyutlu bir propaganda yürütmüştür. Hurufilerin etkin bir propaganda yürüttükleri, Fatih Sultan Mehmet döneminde Osmanlı sarayına kadar girmiş olmalarından anlaşılabilir.

Ulemayı telâşa düşüren bu gelişme, Vezir Mahmud Paşa’nın ve Mevlânâ Fahreddin-i Acemî'nin gayretiyle engellenmiş ve hurufiler cezalandırılmıştır. Bu kişiler hurufiler’in “hulûl" inancına (Tanrı’nın yarattıklarında meydana çıktığına dair inanç) sahip oldukları konusunda genç padişahı uyarmışlardır. Fatih’in huzurunda yapılan bir tartışma sonunda hurufiler’in gerçekten “hulûl” inancına sahip oldukları görülmüş ve bunun üzerine sultanın buyruğu ile tutuklanmış ve idam edilmişlerdir. Bundan sonra Anadolu ve Rumeli'deki Hurûfîler, kendilerini gizleyerek varlıklarını devam ettirmişler, sonradan özellikle Alevi-Bektaşiler’e ve kısmen de diğer tarikatlere inançlarını aktararak tarihe karışmışlardır.

Fazlullah, Kur'an'ı Yahudi gizemciliği olan Kabalistik harf sistemiyle izah etmeye çalışır. Hurufilikte 7 rakamı anahtardır ve gerek Kur'an'daki Fatiha suresinin ayetleri, gerek imanın şartları gerekse de yüzdeki ana yedi nokta hep 7 rakamını işaret eder. Bu sebeple insan da hakikat için anahtardır.

Aslında, asırlar boyunca bir takım harf ve rakamlar mukaddes sayılmış ve bunlara muhtelif anlamlar verilerek, Allah'a mahsus sırların bunlarda gizlendiği düşüncesi kabul edilmiştir. Buna benzer inançlar eski Hind'de, Yunan'da, Mısır'da, Musevîlik ve Hıristiyanlıkta da mevcuttur.
Fazlullâh'a göre, Allah gizli bir hazine olup, her şeyin hakikati, mevcudiyeti ve ruhu ise seslerdir. Gizli bir hazine olan Allah'ın ilk tecellisi kelâm şeklinde görülen seslerden ibarettir. Sesin kemâli kelâm, yani sözdür. Kelâm ise ancak insanlarda zuhûr eder ve kendisini sesle gösterir. Kelâm bir takım unsurlar halinde bazı şekiller alır. Bu unsurlar Arap ve Fars Alfabelerinin yirmi sekiz ve otuz iki harfidir.

Hurûfilerde, Kur'ân'ın sırrının yirmidokuz sûrenin başında gelen hurûf-ı mukattaâtda toplandığı kabul edilmiştir. Bu harfler ondört adettir: elif-lam-ra-kef-he-ye-ayn sın-tı-sın-ha-mim-gaf-nun.

Hurufilere göre son peygamber Fazlullah’tır. Her peygamber kendinden önce gelen peygamberlerin sırlarının anlamını çözmektedir, Fazlullah ise son peygamber olduğu için önceki peygamberlerin bildirdiklerinin anlamını çözecek anahtara sahiptir. Hurufiler evrenin üç temel dönemi olduğu kabul ederler. Peygamberlik, İmamlık ve Tanrılık. Âdem ile başlayan ve Hz.Muhammed ile sona eren dönem peygamberlik, Hz.Ali ile başlayan ve onbirinci İmam Hasan Askeri ile biten dönem İmamlık dönemleridir. Fazlullah ile Tanrılık dönemi başlamıştır ve tüm peygamberler Fazlullah'ı müjdelemişlerdir.

Kabala'da harflerin herbirinin sayısal değerinin oluşu ve Kutsal Metin'de sayısal değerlerin aranışı Hurufilerde de sözkonusudur.

Hurûfîler bütün dinî hükümleri kendi düşünceleri doğrultusunda izah ederler. Kelime-i Şehâdet, namaz, oruç, hac ve zekât gibi bütün dinî hükümler te'viller ile hep yirmisekiz ve otuziki harfe tatbik edilerek açıklanır.

Hurufilerde Hac, Fazlullah'ın öldürüldüğü yeri ziyaret, Şeytan taşlama Fazlullah'ı öldüren Timur'un oğlu Miranşah'ın Kalesi'ni taşlamaktır.

ARAMA

Google

COPYRIGHT

EZOTERİK SÖZLÜK, konunun meraklılarına bilgi vermesi amacıyla yayınlanmaktadır. Bu sözlükte yayınlanan tüm maddelerin telif hakkı yazarına aittir. İzinsiz ve link vermeden kopyalanıp yayınlanamaz.
 
pageviews